Kuzey Fransa Loire vadisi

Ülkeler hakkında ön yargılar genelde, milletler arası siyasi yapılanma, askeri gerginlikler, gazete ve televizyon haberleri ile şekillenir. Bütün bunlar ülkeyi yöneten siyasilerin uluslararası çıkarları yönetme ve yönlendirmesine becerisine bağlıdır. Fransa’ya karşı olan yargılarımız da genelde çok sempatik boyutta değildir.Fransa’nın kuzeyi Normandiya sahili dolaylarına gidiyoruz, buralar eski şatoların olduğu bölgeler.

Paris’ e indik kiraladığımız arabamızı aldık koyulduk yola. Deli yağmur yağıyor seller götürüyor, önümüzde su perdesi var gibi.. arabaya henüz alışamadık, yolu tam olarak takip edemiyoruz, navigasyon cihazına adresi tam giremedik, heyecan tedirginlik.. Neyse sorunsuz her şey kontrol altına girdi, yağmur da kesildi, güneş de yüzünü gösterdi.

Giverny de Monet’in evindeyiz. Claude Monet,1840-1926 yıllarında yaşamış izlenimcilik, modern sanat, realizm konularında ünlenen Fransız empresyonist ressam. Doğayı çok seven Monet, Fransa’yı dolaşırken küçük bir kasaba olan Giverny’i çok beğenir ve buraya yerleşir. Ölene kadar da burada kalır, birçok eserini de burada yapar. Bugün içinde gölet ve renkli çiçeklerin olduğu harika bir bahçe içinde olan evi müze haline getirilmiş, kendi eserlerinin yanı sıra ünlü Japon ressamlarının eserleri ile birlikte sergileniyor. Sanatın olduğu, değer bulduğu bir yer, imrenmek ile kıskanmak arası duygulardayım.

Yorgunluk kahvesi sonrası yola devam, iki saat mesafede on bin nüfusu olan Selne Nehrinin denize kavuştuğu yerde küçük bir liman şehri Honfleur’a geldik. Gece buradayız, önceden rezervasyon yaptığımız şirin bir restoranda keyifli akşam yemeği.  Gerçekten şirin bir yer, limanın çevreleyen şehir meydanı, müzik ve kafe restoranlar. Herkes gecenin tadın günün yorgunluğunu atmaya çalışıyor.  Büyük şehirlerden metropollerden uzaklaştıkça insanlar daha samimi daha insanca oluyorlar. Gecenin keyfini çıkarmaya çalışıyoruz. Dikkatimi çeken böyle küçük yerleşim yerinde bile ne kadar fazla sanat galerisi var. Sanat olunca toplumsal kültürel değerleri farklılaşıyor, insanlık oluyor.

“Dünya mükemmel olmadığı için sanata ihtiyacımız vardır.”

“Sanata verilen önem ile ancak yaşamanın erdemine ulaşabiliriz..”

**

Sabah yollardayız, Leovill de Fransız usulü sokak kahvaltısı, gün keyifli başlıyor. Önce kısa şehir turu, modern medeni, eskiyi yıkmadan tarihe saygı göstererek yapılmış sahil şehri. Leowill sahilinde kilometrelerce uzunluğunda kumsal plaj. Denize paralel ahşap yürüme yolu. Mevsime göre bugün hava rüzgarlı, denize pek rağbet yok. Gene de koşanlar, spor yanlar, denizi seyredenler epey kalabalık. Son ziyaretler tamam, öğleden sonra Bayeux’ geçiyoruz. 

Bayeux da dünyanın en uzun halısının bulunduğu, Bayeux halı müzesine gidiyoruz. Bayeux Duvar Halısı orta çağ Avrupası’nda üretilmiş en önemli ve ilginç sanat eserlerinden biri. Eserin İngiltere’nin istilası sonrası yaklaşık olarak 1073-1083 yıllarında yapıldığı kabul ediliyor.  Yünlü keten kumaş üzerine arka dikiş tekniğiyle işlenmiş, 70 metre uzunluğunda, 50 cm genişliğinde ve işleme üzerindeki yazılar Latince. Üzerinde 1066 yılında buranın yerli halkı Normanlar ile İngilizler arasında geçen Normandiya Dükü William’ın, İngiltere Kralı II. Harold’a karşı kazandığı zafer, detaylı olarak çizilen tasvir resimler ile anlatılmış. Savaşın ne kadar zorlu olduğu anlaşılıyor. Halı, uzunlamasına bütün detayları görünecek şekilde gayet güzel sergilemişler. Elinde kulaklık, savaş ve dönem hakkında bütün detaylar dinle. 954 yıldır renkleri bozulmamış olarak muhafaza edilmiş. Biraz ilgilenirsen bir saate yakın zaman gerekir, zaten müzede başka teşhir de yok. 

Bölgenin en büyük katedrali Meryem Ana adına yapılmış Notre Dame’ı ziyaret ediyoruz, bütün detayları, işlemeleri ile muhteşem kilise. Buralar ikinci Dünya Savaşı sırasında Normandiya çıkarmasının olduğu yerler. Savaş müzesine gidiyoruz, bütün savaş müzeleri gibi, kullanılan silahlar, bu silahlar ile ölen, öldürülen insanlar, acılar.. nereden bakarsan bak, insanların birbirlerini öldürüldüğü geriye büyük acıların kaldığı savaş denilen olayın sözde kahramanlık hikayeleri

Şehir her yönü ile gayet temiz ve modern, pislik ve düzensizlikle karşılaşmıyorsunuz.

Normandiya çıkarmasının tam olarak yapıldığı uzun bir sahil şeridi olan Utah plajına gidiyoruz. Bu konu ile ilgili Tom Seleck’in oynadığı D-Day ve the Longest Day filmleri hala hafızalardadır.

Nazi Almanya’sının işgali altında olan Fransa’nın batı ucundaki Normandiya bölgesini işgalden kurtarmak için İngiliz, Amerikan, Kanadalı ve Fransız askeri birlikleri, 6 Haziran 1944 de o güne kadar görülmemiş büyüklükte deniz, hava ve kara kuvvetleri ile Alman askerlerine yönelik bir saldırı başlatır. Operasyonun başlamasıyla birlikte Fransa’nın kıyı şehri olan Normandiya’nın beş farklı sahiline aynı anda on binlerce asker çıkartma yapar. Alman ordusu uzun zamandır beklediği bu çıkarmanın tam olarak hangi noktaya yapılacağı konusunda bir türlü yeterli istihbarat alamamışlardı. Müttefik güçler sahte telsiz konuşmalarıyla, çıkarmanın yapılacağı yer konusunda sürekli olarak yanlış bilgiler veriyor, konuşmaları dinleyen Alman istihbaratçıları yanlış yönlendiriyorlardı. Alman güçleri de İngiltere’ye daha yakın olduğu için La Havre bölgesinin kuzeyine çıkarma yapılacağını düşünerek ağır silahlarla bu bölgeye çok güçlü barikat kurmuşlardı ancak esas çıkartma başka bölgelerden yapıldı.

İkinci Dünya Savaşı’nın kaderini belirleyen en önemli askeri harekâtlardan biri olan Normandiya çıkarmasının ilk günlerinde10 binden fazla insan hayatını kaybetti, yüz binlercesi yaralandı.

Bir tepenin üzerinden denize bakıyorum, düşünüyorum bir an, yüzlerce savaş gemileri, binlerce insan, silah sesleri… savaşın vahşeti acıları, cehennem böyle bir şey onu da insanlar var ediyor.

  Egolarımız yüzünden paylaşılamayan dünya…böyle bir şey..

Denize açılan kanalın iki tarafında balıkçı teknelerinin olduğu, şirin balıkçı kasabası Port-en Bessin’e geliyoruz, gece buradayız.  Akşam teknede her çeşit deniz mahsulü ile güzel bir ziyafet..

**  

Omaha Beach, Burası çıkarmanın yapıldığı yerlerden biri Şimdi Normandiya çıkarmasında ölen Amerikan askerleri için yapılmış mezarlık.  Büyük bir alan üzerine son derece güzel düzenlenmiş bir yer. Önce savaşın yaşandığı yıkılmış, yanmış köyler, evler, bombalanan yerler, yani ölümün bayram ettiği savaş dünyası manzaralarının gösterildiği filimler, tasvirler. Felaketin, acının, sefaletin yaşandığı çıkarmanın yapıldığı yerler. Gösterilen filimler fotoğraflar, kullanılan savaş malzemeleri hepsi insanın içini acıtıyor.  

Bizde yıllardır aynı savaş denilen pisliğin içinde debeleniyoruz, şehitler, ölenler, yıkılan yuvalar, kaybolan canlar, büyük acılar. Bunlardan beslenen aşağılık, vahşi, kan içen canavarların, çıkarları için dünyayı yönetme hırsı adına tezgahladıkları oyunlar.

Bu bölgede mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri de Mont Saint Michel Manastır Kalesi. Aslında, gel git sonucu sular yükselince ada gibi suyun içinde, sular çekilince düzlük ovada dik büyük bir kaya üzerine kurulmuş manastır. Böyle olunca dışarıdan gelecek tehlikelere karşı korunaklı bir yer.

12, yüzyılda din adamaları gökler ordusu prensi Saint Michel adına manastır yaptırmak isterler. Yer seçimi için, denizin yükselmesi sonucu kayalığın tepesinde mahsur kalan boğanın bağırması ve kayaların üzerinde olduğu iddia edilen Snt. Michel’in parmak izi, buranın Tanrı tarafından işaret edilen yer olarak algılanır ve üç kattan oluşan manastır inşa edilir. Normindiya ve Britanya bölgelerine hakim konumu ile bu manastır yüzyıllar boyunca dinsel anlamda ilgi odağı olmuş. Önemli hac yerlerinden biri olan Mont snt. Michel Manastırı, 12. yüzyılda, Fransa kralı VII. Louis ile İngiltere kralı II. Henry arasındaki barış görüşmelerine de ev sahipliği yapınca, manastırın ünü daha da artmış  

Manastırın manevi öneminin artması kısa süre içerisinde yönetici olan başrahibin siyasi etkinliğinin artmasına ve manastırın bölgenin en önemli bankeri olmasına yol açmış. Manastırın sahip olduğu servet yüzyıllarca siyasi ve dinsel çekişmelere neden olmuş.

Para, para, para…siyasi güç, her dinin ve tarikatın temel taşı…

Manastıra, küçük bir kapıdan girince daracık sokaklarda daha önceleri din adamlarının kaldığı bütün yerleşim alanları şimdi kafe mağaza, restoranlara dönüşmüş.  Hani ciddi yerler var, epey kira getirisi vardır herhalde!

Turistik eşya satan dükkanları geçip, tırmanmaya başlayınca manastır haşmeti ile karşınızda. Orta çağ mimarisinin detaylarını hissediyorsunuz., Toplantı salonları, ibadet yerleri, misafir kabul odaları gibi birçok mekanları ile gerçekten etkileyici bir yapı.

Katedralin çatı seviyesine ulaşıp terasa çıktığınızda ise Mont Saint-Michel’in ihtişamı tüm gerçekliğiyle gözlerinizin önünde. Yukarıya baktığınızda Aziz Michel’in heykeli 170 metre yükseklikten uçsuz bucaksız ufku seyrediyor. Gerçekten muhteşem bir yapı, buralara gelince mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri,  en az Eyfel kulesi kadar önemli..

 Breton bölgesinde 13.yüz yıl da gotik tarzında inşa edilmiş, bugün hala özelliğini koruyan Dinan şehrine gidiyoruz. Burası ressamların, heykeltrasların, el işi sanatların yoğun olduğu, yani sanat ve sanatçılar şehri. Dar sokaklar, dükkanlar, kafeler, sokak ressamları, keyfini çıkarıyoruz buz gibi bira ile..

Saint Malo şehrine gidiyoruz, gece buradayız, Merakla beklediğim yerlerden.St. Malo, Atlas Okyanusu kıyısında, kayalık bir yarımada üzerine inşa edilmiş, gri granit surlarla çevrili bir şehir. Bölgedeki deniz ticaret yollarına hakim konumda olduğundan korsanların merkezi olmuş Ancak bunlar Fransa Kralı’nın izni ile yapılan korsanlık, yabancı gemilere özellikle de bölgeyi kullanan İngiliz ve Hollanda gemilerine saldırıyorlar, elde edilen ganimeti de kral ile paylaşıyordu. 

St. Malo’da korsanlar bazen işi öyle ileri götürmüşler ki ganimeti merkezi otorite ile paylaşmamak için “ben ne Fransızım, ne Bröton, ben korsanım” diyerek 1590 yılında bağımsızlıklarını ilan etmişler ama bu maceraları sadece 4 yıl sürebilmiş.

 Şehrin ana giriş kapısı Porte St. Vincent, İçeri girdiğiniz andan itibaren kendinizi dükkanların, lokantaların, kafe ve barların arasında buluyorsunuz. Şehir çok şık, bir o kadar da sıcak ve cana yakın. Kalın yüksek duvarların içinde eski ama bakımlı bir şehir, eskiden ne yapılmışsa aynen muhafaza etmişler. Sur içindeki şehirlerin kasvetli havası burada yok. Öyle küçük bir yer de değil, her köşesi başka bir alem. Daldık kalabalığın arasına güzel bir restoranda geceyi noktaladık.

**

Breton bölgesinin geçmiş baş kenti, Rennes’e gidiyoruz. Burası Fransa’nın kültür ve sanat konularında önene çıkan yerlerinden biri. Saint Pierre Katedrali, belediye Binası, taş evler. Cepheleri simetrik olmayan boyalı keresteler ile şekillendirip birazda renkler ile oynayınca binalar sanki yamuk eğri büğrü gibi intiba veriyor. Meydanlar, kafeler ara sokaklar derken burada epey vakit harcadık. Rennes, sakin hali doğal güzellikleri ile Fransa’nın en yaşanası terlerinden biri.

Gece Maulevrier bölgesin de Chateau Colbert Şatosunda kalacağız.

Başından beri buranın heyecanı vardı.  Gerçek bir Şato; Chateau Colbert Şatosunun hikayesi 11. Yüzyıllara kadar dayanıyor ve bu günkü hali 1677de Maulévrier’de iki yerel usta, Michel Guémas ve Jean Leconte tarafından inşa edilmiş. Şato, içinde bulunduğu Maulevrier bölgesi ile bütünleşmiş, zaman içerisinde birçok entrikalara sahne olmuş, adına katliamlar yapılmış. 1900 lerin başında yeniden mimar Alexandre Marcel tarafından yenilenmiş. 1946’dan 1977’ye kadar kale, “Kutsal Ruh’un Babaları” ve “Çoban Kız kardeşler” isimli dini cemeatların eline geçmiş ve 1977’de şato restorana dönüştürülmüş.

 2001’de bu günkü sahipleri Jean-Louis ve Dominique Popihn, Château Colbert’i devralır ve bölgede önemli bir gastronomi yeri yapmaya karar verir. İhtiyaç olan bütün sebzeler ve bazı meyveler kendi bahçesinde doğal şartlarda yetiştirmektedir.

Kendi arazisi içinde olan görkemli Oriental Maulévrier Doğu Parkı Avrupa’nın en büyük Japon tarzı bahçesidir.

Akşam, şatoda güzel zarif bir ortamda, biraz düzgün kıyafetler! ile akşam yemeği.  Çok keyifli bir akşam oldu.

**

Sabah, Puy du Fou ya Grand Park’a gidiyoruz. Büyük bir alan üzerine kurulmuş bir sürü farklı gösterinin yapıldığı bir yer. Programda beğendiğiniz ve zaman açısından uygun gösterileri tespit ediyordunuz, sonra başlıyor koşmaca, birinden çıkıp diğerine yetişmek için. İlk gösteri, Romalılar ile Karyalılar arasındaki savaşın temsili gösterisi. Gladyatörlerin dört atlı arabalar ile yaptıkları gösteriler, koşanlar, savaşanlar, sonra sahneye çıkan aslanların gösterileri falan. Aslında ciddi bir teknolojik sistem var.

Buradan sonra, silahşörlerin gösterileri. En az bin kişilik kocaman bir salon. Sahne inanılmaz büyük, sahnede atlar koşuyor, değişen dekorlar, birden sahnede her yerden sular fışkırmaya başlıyor. Her taraf sular seller içinde, sahnedekilerin zemindeki ıslaklık nedeniyle oluşan yansıma çok güzel gözüküyor.

O kadar tonlarca suyu böyle bir ortamda kontrol etmek kolay iş değil.  Oyuna damgasını vuran dansçı kız süperdi gerçekten. Buradan çıkınca tekrar kovalamaca, diğer gösteriye yetişmek için. Kuyrukta bir süre bekledikten sonra içeriye hücum.  Bu sefer, Vikinglerin gösterisi, bu da güzeldi diyelim diğerlerine göre.  Bir diğer gösteri, kuşlar, önce kuş muş dedik ama 600 farklı cins ve boylar da kuşların gösterileri. Kocaman kanat açıklığı olan kuşların başınızın hemen üstünden değme mesafesinde uçtuğunu düşünsenize hele o leylekler, nasıl eğitmişler hayret..

Gösteriler 30-40 dakika, ama aralardaki mesafeler de az değil, diğerine yetişmek için koşuşturmalar işin zor tarafı.

Güzel, ama böyle tematik park denilen bu tip yerlerin daha güzel örnekleri mevcut. 

**

Kuzey batı Fransa, Breton bölgesinde Chenonceau Şatosu’na gidiyoruz. Loire Vadisi’ndeki Chenonceaux köyünde, Loire Nehrine katılan Cher Irmağı üzerinde bulunan bir sürü odası, küçük bir kilisesi olan, nehrin içinde 197 kemer şeklinde ayaklar üzerine oturtulmuş, önünde arkasında çok güzel bahçeleri olan muhteşem bir şato.  Çok önemli bir yer, bir o kadar da dedikoduları ve yaşanan entrikaları ile meşhur

Şatosu’nun geçmişi 1230’lara kadar uzanıyor, 1432 de 50×55 metre üzerine yapılan şato, 15.yüzyıl sonlarında, yeni sahibi Thomas Bohier tarafından yıkılarak yeniden daha büyük olarak inşa edilmiş. 1524 de Thomas Bohier ölünce, geçmişte zimmetine para geçirdi iddiasıyla, kral I. François şatoya el koyar ve şato kraliyet mülkiyetine geçer. I. François de 1547’de ölünce tahta oğlu II.Henri geçer ve II. Henri de bu şatoyu 1547’de metresi Diane de Poitiers‘ye hediye eder! Poitiers şato’ya yerleştikten sonra kendi adına iki hektarlık Diane Botanik Bahçesi yaptırır sonraki ilaveler ve değişiklikler ile bu günkü muhteşem halini alır. En ilginç olaylardan biri de Diane de Poitiers’nin bu şatoda, sevgilisi kral II. Henri ve kralın eşi Catherine de Medici’yi ağırlaması. Böyle olunca kadınlar savaşı başlamış, kralın karısı şatoyu almak için planlar yapmaya başlar. 1559 da II. Henri de ölünce tahta geçecek oğlunun yaşı küçük olması nedeniyle Fransa tahtına Catherine de Medici geçer. Bu şatoda oturan kralın metresine kendi oturduğu şatoyu vererek kraliçe olarak kendisi bu muhteşem şatoya yerleşir. Catherine de Medici de şatonun diğer tarafına kendi adına Catherine Botanik Bahçesi’ni yaptırır. Bugün şatonun bir tarafında Diane de Poitiers’nin, diğer tarafında Catherine Bahçesi ve bugün halen kendi isimleri ile anılıyor. Bakarmısınız durum vaziyete, o dönem de bile neler oluyormuş. Bu hikayenin en kısa ve namuslu şekli.

Şato, 1.Dünya savaşı sırasında askeri hastane olarak kullanılmış,2.Dünya savaşında Nazi Alman orduları Fransa’yı işgal edince sınır tam bu şatonun ortasından geçmiş. Yani şatonun kuzeyi Almanlar, güneyi Fransızlar tarafında kalmış.

1853’ten beri Menier Ailesi’ne ait olan Chenonceau Şatosu, yüksek restorasyon ve bakım çalışmaları Fansa hükümetinin desteği ile yürütülmekte.

Buralara ziyaretin en sıkıcı yanı, uzun süren bekleme kuyrukları. Saatlerce desek abartı olmaz. Sonunda girdik ve gördük ki beklediğimize değdi.

Şatonun hemen yakında 350 nüfusun yaşadığı küçük bir köydeyiz. Köy dediysek yanlış olmasın, bütün alt yapı ve yerleşim mimarisi, binalar, yollar açısından son derece modern ve medeni bir yer. Bar bile var,

Keyif kahvesi sonrası yola devam, akşam üzeri Loire Nehri kıyısında şirin bir yer Amboise’ya geldik. 

Buraya kadar olan bütün şehir ve yerleşim yerlerinde hayat sakin, sokaklar da fazla insan gözükmüyor koşuşturma yoktu. Amboise ise daha canlı ve hareketli. Kısa bir tur sonra bütün yorgunlukların üstüne çok güzel akşam yemeği.

Gece Amboise de daha önceleri kütüphane olarak kullanılan, dört odasını otel hizmeti olarak değerlendirilen ve şimdiki adı Les Fleurons olan tarihi bir konakta kalıyoruz. İngiliz karı ve kocanın işlettiği zarif, zevkli döşenmiş çok keyifli bir yer.

**

Fransa’nın kuzey batı bölgesi Breton bölgesinde Loire vadisi şatoların sayısı diğer yerlere göre daha fazla, buralarda 80 civarında şato var.

Sabah önce, Loire Nehri kıyısında şirin bir yer olan Amboise’de, Amboise Şatosuna gidiyoruz..

Orta çağ dönemlerine bakıldığında, şatoda oturan seçkin kişiler aynı zamanda bölgenin yönetim hakimiyetini de ellerinde bulunduruyorlardı. Böyle olunca buralarda her anlamda oyunlar entrikalar hiç eksik olmamış. Amboise Şatosu’nun diğer önemli bir tarafı da Leonardo da Vinci’nin mezarının burada olması.  1516 yılında Kral Francois, o tarihlerde 60 li yaşlarda olan Vinci’yi şatoya davet eder ve yardımcılarını, eğitmenleri, mühendislik, mimarlık, resim ve sanat konularında eğitmesini ayrıca bu konular üzerinde her gün kendisi ile yılda 700 altın karşılığı olarak sohbet etmesini ister. Ayrıca, çok yakın olan bir yerde de bir şato da tahsis eder. O dönemde ödenen para az bir şey değil.

Daha sonraları kralın kız kardeşinin de katıldığı bu sohbetlerden Vinci de çok keyif alır hatta kız kardeşi ile yakınlaştığı da söylenir. Dedikodular bitmiyor.

Hepimizin Mona Lisatablosundan tanıdığı ünlü İtalyanressam ve bilimciLeonardo da Vinci 1516’dan 1519’daki ölümüne kadar Amboise ‘da yaşamış, öldükten sonra da Amboise Şatosu’nunbahçesine yapılanSaint Hubert Şapelinegömülmüş. Evi ise eşyalarıyla birlikte müze olarak düzenlenmiş.

 Leonardo da Vinci denince aklıma ilk gelenler, Mona Lisa tablosu, mühendislik alanlarındaki buluşları, altın oranı ifade eden elleri kolları açılmış daire içindeki insan boyutları gösteren resim ve İsa peygamberin son yemek tablosu ve hikayesi.

Leonardo Da Vinci orta çağ da yaşamış en önemli bilim adamı, sanatçı ve matematikçidir. Matematik te sayıların dizilimleri ile ilgili olarak yaptığı çalışmaların sonucunda altın oranı fark etmiş ve bunu yaptığı eserlere de uygulamıştır. Altın oran, bir bütünün parçaları arasında gözlenen uyum açısından en uygun boyutları verdiği kabul edilen geometrik ve sayısal bir orandır, Büyüğün küçüğe oranı olarak ifade edilen, bu oran da 1.618 dir. Bu oranı doğa da birçok yerde görebiliriz, güzelliğin evrensel tarifidir. Güzel olarak kabul edilen, göze hoş gelen mankenlerin ölçüleri altın orandır. Mesela, omuz genişliğinin dirsek omuz mesafesine, el uzunluğunun kol boyuna, bacak uzunluğunun gövdeye oranı 1,68 ise ideal olandır, yani sizin ölçüleriniz gibi..

İsa Peygamber’in kendine inanan 12 havarileri ile son akşam yemeğinde “içinizden biri bana ihanet edecek!” deyince, “ihanet” kelimesi 12 yüzde çok farklı reaksiyon yaratır. İşte tam “o an”ın resmedilmesi istenir Leonardo da Vinci den.

Tabloyu yapmaya başlar ancak bir süre sonra iki sene ara verir hiç dokunmaz başladığı esere. Bu süreç manastır başrahibini rahatsız eder, çevrede dedikodular başlar. Oysa Leonardo, Milano sokaklarında tabloya konu olacak, kendisine ilham verecek ruhani yüzleri aramaktadır. Gördüğü yüzü günlerce izliyor önce tüm ayrıntılarıyla zihnine kaydeder.   Sokaktan bulduğu canlı modellerle tablonun büyük bir kısmı hızla tamamlar.

Fakat iki kişinin yüzü eksik kalıyor.  İsa ve Yehuda. Yani, Peygamber ve hain! İşte bu iki yüzden Leonardo tabloyu bir türlü bitiremiyor.  İkinci yılın sonunda nihayet genç bir öğrencinin yüzünde aradığı hem bu dünyaya hem de öteki dünyaya ait masumiyeti ifade eden yüzü yani İsa’yı bulur.  Geriye bir tek Yehuda kalıyor.  Sokaklar, köprü altları, limanlar, barlar, hapishaneler, bakmadık yer kalmıyor. Ama bir türlü ihanetin yüzü yok.  Sonunda başrahip, resmi sipariş eden Ludovico’ya,  Bitmeyen yalnızca Yehuda’nın başı, bir yılı aşan çok uzun bir süredir Leonardo resme dokunmadığı gibi, görmeye bile bir kez geldi.” diye Leonardo’yu şikâyet eder. 

 Tabloyu sipariş eden Ludovico hemen Leonardo’yu çağırtır. 

 Leonardo başrahibin kendisini şikâyet ettiğini anlar ve şu ironik cevabı verir… 

 “Ekselansları bitirilmesi gerekenin yalnızca Yehuda’nın başı olduğundan haberdarlar. Herkesin bildiği gibi, Yehuda kötülüğüyle göze batan bir alçaktı, günahkârlığına uyan bir çehreyle betimlenmeli. En azından bir yıldır, gece gündüz her gün kentin tüm haydutlarının yaşadığı Borghetto’ya gidiyorum. Ancak henüz aklımdakine uygun kötülükte bir yüz bulamadım. Bu yüzü bulduğumda resmi bir günde bitireceğim. Ancak eğer araştırmam sonuçsuz kalırsa, ekselanslarına beni şikâyet etmeye gelen ve aranan özelliklere tam uyan başrahibin çehresini kullanacağım.” der. Bu ironik cevap karşısında Luduvico kahkahayı patlatıp Leonardo’ya aramaya devam etmesini söyler. 

 Rivayet o ki yaklaşık bir sene daha Leonardo aramaya devam eder ve sonunda aradığı yüzü bir hapishanede bulur. Uzun süre hapishanede mahkûmu uzaktan izler hem zihnine hem de not defterine çizdiği bazı detaylar ile sonunda oturup bir günde tabloyu tamamlar. 

 Olan bitenden habersiz mahkûm nasıl bir resimde yer aldığını öğrenmek ister, bunun üzerine Leonardo mahkûmu manastıra davet eder ve tabloyu gösterince, mahkûm;

 “Ben bu tabloyu biliyorum” der. Leonardo şaşkın: “Nasıl olur, “henüz kimse görmedi, nereden biliyorsun?” 

 “Bu hallere düşmeden önce öğrenciyken bir manastırda bu tablo için İsa olarak modellik yaptım!” 

 Mahkûmun cevabı, birçokları için tablonun kendisi kadar önemli… 

 Leonardo için belki de en büyük ilahi oyun. 

 Kim İsa, kim Yehuda? 

 Da Vinci’nin son yemek tablosu hakkında bugüne kadar çok şey söylendi. Ama galiba en önemlisi o mahkûmun hikâyesi. 

 Kim inançlı, kim hain, Kim iyi, kim kötü? yoksa iyi ile kötü aynı mı?

Amboise Şatosu tarih boyunca birçok Fransız kralına ev sahipliği yapmış önemli yerlerden biri. Dışarıdan bakıldığında oldukça görkemli ve büyük görünüyor ama içini gezerken o kadar havalıdeğil gibi. Amboise Şatosu’nun tarihi de Orta Çağ’a dayanıyor Daha önce şatonun sahibi olan Amboisea Louis, kral VIII. Charles’a karşı düzenlediği komplolar nedeniyle aldığı ölüm cezası sonrası VIII. Charles şatoya el koymuş. Böyle bir yeri bulunca kral da evlenip buraya yerleşmiş, sonraları yaptığı eklemeler ve değişiklikler bugüne kadar muhafaza edilmiş.

BBir zamanlar Cezayir’in bağımsızlığı için mücadele veren Abülkadir el-Cezairi 1848-1852 yılları arasında bu şatoda Fransızların elinde esir olarak tutulmuş.

Fransa’nın Loire vadisinde Blois şehri yakınlarında bölgenin en büyük şatosu, Chambord Satosu’na gidiyoruz. Geleneksel Fransız orta çağ ve İtalyan Rönesans mimarisinin karışımı olan Chambord Şatosu, dünyadaki en görkemli şatolardan biri.

İtalyan Rönesans mimarisinden çok etkilenen Kral I. Francis’in emri ile 1519 da av köşkü olarak yapımına başlanmış, çok uzun süren yapım nedeniyle kral şatoda ömrü yetmediği için ancak 72 gün kalabilmiş. Daha sonraları pek çok kral ve komutanlar tarafından kısa süreli ikametgah ya da partiler yapmak için kullanılan şato tüm ihtişamına rağmen pek sahiplenilmemiş. 77 merdiven, 282 şömine, 426 oda, 90çalışma ve toplantı salonu olan talihsiz şato da 500 yıllık tarihinde yaklaşık 12 yıl yaşam olmuş. Sanki itibar adına yapılmış gibi olan şato 1981 yılında kültürel varlık olarak Unesco Dünya Miras Listesi’ne alınmış.

Buranın ilk akla gelen özelliklerinden biri de Leonardo da Vinci merdivenleri. Üst kata kadar çıkan birbirini görmeyen çift katlı spiral merdivenleri. Selimiye camiinde Mimar Sinan’ın merdivenlerin benzeri. Fransız Devrimi sırasında yağmalanan Chambord Şatosu, 1870 ve 1871 yılları arasında Alman-Fransız savaşı sırasında da askeri hastane olarak kullanılmış. İkinci Dünya Savaşı sırasında Louvre Müzesi koleksiyonun bir kısmı güvenlik amaçlı olarak buraya taşınmışsa da, eserler arasında bulunan Mona Lisa bir süreliğine Hitler’in eline geçmiş sonra tekrar geri alınmış.

Akşam günün bütün yorgunluğunu güzel bir restoranda çıkardık. 

**

Bu gezimiz Loire bölgesinde bulunan yaklaşık 80 şatodan bazılarını görmek üzerine yapılmıştı.

Paris’ gidiyoruz, büyük şehrin sefası ile cefasını yaşamaya. Trafik ve otopark ile başlayan sıkıntılar olunca kiraladığımız arabayı bırakıp, toplu araçlar veya diğer imkanlar ile dolaşmayı tercih ediyoruz.

Önce Şanzelize (Champs-Elysees) Bulvarı, Paris’in en güzel caddesi, adını Yunan mitolojisinde cennet olarak gösterilen Elysion ovalarından almış. Burada olmazsa olmaz cadde üzerinde bir kahve keyfi. Zengini yoksulu, güzeli çirkini, iyisi kötüsü, şişmanı zayıfı her marka her renk, her cins insan..

Gelelim Paris ‘e, anıları tazelemek, geçmişe göre değişen neler olmuş neler değişmiş bakalım dedik başladık   sokakları arşınlamaya. Buralara gelince tabi lki her zaman görülmesi gereken yerler var, buranın sembolü olmuş yerler. Ulusal Meclis binası, Seine nehri yanındaki önemli caddelerden Saint Germain caddesi gibi yerler derken akşamı ettik. Bu kadar yürümeye hafiften isyanlar başlayınca günü güzel bir restoranda keyifle noktaladık.

**.

Bu gün hava yağmurlu, böyle havada en doğru olan kapalı mekanları tercih etmek. Konu böyle olunca yağmurdan korunmak için “kapalı mekan” olarak metro istasyonlarını gezelim diye önerdim, kimse yemedi. Yağmurun açtığı işe bak, kapalı mekan olarak mağazalar tercih edildi, Paris’te alış veriş mağazalarındayız, kaza geliyorum dedi ve geldi, karşımıza dünyaca ünlü, neredeyse bütün sağlam markaların bulunduğu Galleries Lafayette çıktı. Kaçış yok, neyse ki dualarımız kabul oldu günü küçük sıyrıklarla atlattık.

Güzel bir yerde akşamın tadını çıkaralım, dedik tavsiye üzerine Relais de l’ Tentrecote restorana gidiyoruz. Yağmur azıttı bastırıyor, köşeyi döndük restoran önünde en az otuz kişi kapıda sıra bekliyor hayda! Bizde kuyruğun sonuna iliştik ama kalmak mı, gitmek mi derken garson kız koşarak koca bir şemsiye getirdi, vay be falan derken arkamızda kuyruk bi o kadar daha uzadı.  Vardır bir kerameti dedik bekledik yağmur altında bir saat sonra girdik içeri. Özel sos eşliğinde dilimlenmiş harika bonfile bol patates eşliğinde.  Şarabı tatlısı tamamdır. Hani fiyatı da emsallerine göre çok da uygun sayılmaz, pazarlama böyle bir şey işte, öpülürken zevk almanı hissettirmek..

Toplumların gelişme süreçleri içinde giderek feminen olarak değişmesi, erkeklerin süslemeye karşı artan ilgisi, erkeklerin birlikte yaşamalarının doğal bir hal olduğu, kadın-erkek tuvalet ayrımının olmadığı, bir tarafta erkek pisuarda ayakta çişini yaparken, yanındaki kabinin boşalmasını bekleyen kadın, aynı lavaboda bir tarafta makyaj yapan kadın, hemen yanında dişini fırçalayan elini yıkayan erkekler…

Kadınların dominant etkilerinin arttığı, erkeklerin pasifleştiği, genç kuşağın ürkek, çekingen, içe dönük, güvensiz yalnız hallerinin arttığı dünya hali..

Elli yıl sonra sosyal açıdan nasıl bir dünya olacak dersiniz, modernleşme böyle bir şey… yoksa dünyayı daha kolay kontrol etmek için toplum mühendisliğinin başarısı mı?

Bugün son günümüz, Montmatre ye gidiyoruz, uzaktan meşhur gece kulübü Moulin Rouge gözüme takıldı bir gün belki deyip tekrar erteledim buraya ziyaretimi.. Buradan yukarı ressamlar tepesi Sacre Coeur. Her zaman gelinecek bir yer, hep bir farklılık hep bir heyecan. Bir sürü ressamın ortalarda olduğu güzel bir yer.

Final, kutsal kitap anlamına gelen Beyaz kubbeli bir Roman Katolik Kilisesi olan Sacre Coeur bazilikasını ziyaret ediyoruz.. Muhteşem bir kilise..

Paris’in en yüksek yerlerinden olan Montmatre’nin tepesinden Paris’e bakıyoruz…eve dönüş..

Sevgilerimle

Hayrettin Kağnıcı

Ağustos 2019

error: iletişim : hayrettin@ozka.com